Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır parlayacak!
O benimdir, o benim milletimindir ancak!
Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül... ne bu şiddet, bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal.
Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklal.
Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım;
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.
Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar.
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imânı boğar,
'Medeniyyet!' dediğin tek dişi kalmış canavar?
Arkadaş, yurduma alçakları uğratma sakın;
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın,
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.
Bastığın yerleri 'toprak' diyerek geçme, tanı!
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehid oğlusun, incitme, yazıktır, atanı.
Verme, dünyâları alsan da bu cennet vatanı.
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.
Rûhumun senden İlahî, şudur ancak emeli:
Değmesin ma' bedimin göğsüne nâ-mahrem eli!
Bu ezanlar-ki şehâdetleri dinin temeli-
Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.
O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım.
Her cerîhamdan, İlâhî, boşanıp kanlı yaşım;
Fışkırır rûh-ı mücerred gibi yerden na'şım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım!
Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl;
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet,
Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklâl!
Mehmet Akif Ersoy
GENÇLİĞE HİTABE
Ey Türk gençliği ! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti'ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.
Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en
kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek
isteyecek dahilî ve harici bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklâl ve
Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde
bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve
şerâit, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve
Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir
galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün
kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları
dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün
bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde,
iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde
bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri, şahsî menfaatlerini,
müstevlîlerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler. Millet, fakr ü
zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.
Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi vazifen,
Türk istiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret,
damarlarındaki asil kanda mevcuttur!
Mustafa Kemal Atatürk 1881 yılında Selânik'te Kocakasım Mahallesi, Islâhhâne
Caddesi'ndeki üç katlı pembe evde doğdu. Babası Ali Rıza Efendi, annesi Zübeyde
Hanım'dır. Baba tarafından dedesi Hafız Ahmet Efendi XIV-XV. yüzyıllarda Konya
ve Aydın'dan Makedonya'ya yerleştirilmiş Kocacık Yörüklerindendir. Annesi
Zübeyde Hanım ise Selânik yakınlarındaki Langaza kasabasına yerleşmiş eski bir
Türk ailesinin kızıdır. Milis subaylığı, evkaf katipliği ve kereste ticareti
yapan Ali Rıza Efendi, 1871 yılında Zübeyde Hanım'la evlendi. Atatürk'ün beş
kardeşinden dördü küçük yaşlarda öldü, sadece Makbule (Atadan) 1956 yılına değin
yaşadı.
Küçük Mustafa öğrenim çağına gelince Hafız Mehmet Efendi'nin mahalle
mektebinde öğrenime başladı, sonra babasının isteğiyle Şemsi Efendi Mektebi'ne
geçti. Bu sırada babasını kaybetti (1888). Bir süre Rapla Çiftliği'nde dayısının
yanında kaldıktan sonra Selânik'e dönüp okulunu bitirdi. Selânik Mülkiye
Rüştiyesi'ne kaydoldu. Kısa bir süre sonra 1893 yılında Askeri Rüştiye'ye girdi.
Bu okulda Matematik öğretmeni Mustafa Bey adına "Kemal" i ilave etti. 1896-1899
yıllarında Manastır Askeri İdâdi'sini bitirip, İstanbul'da Harp Okulunda
öğrenime başladı. 1902 yılında teğmen rütbesiyle mezun oldu. Harp Akademisi'ne
devam etti. 11 Ocak 1905'te yüzbaşı rütbesiyle Akademi'yi tamamladı.
1905-1907 yılları arasında Şam'da 5. Ordu emrinde görev yaptı. 1907'de
Kolağası (Kıdemli Yüzbaşı) oldu. Manastır'a III. Ordu'ya atandı. 19 Nisan
1909'da İstanbul'a giren Hareket Ordusu'nda Kurmay başkanı olarak görev aldı.
1910 yılında Fransa'ya gönderildi. Picardie Manevraları'na katıldı. 1911 yılında
İstanbul'da Genel Kurmay Başkanlığı emrinde çalışmaya başladı.
1911 yılında İtalyanların Trablusgarp'a hücumu ile başlayan savaşta,
Mustafa Kemal bir grup arkadaşıyla birlikte Tobruk ve Derne bölgesinde görev
aldı. 22 Aralık 1911'de İtalyanlara karşı Tobruk Savaşını kazandı. 6 Mart
1912'de Derne Komutanlığına getirildi.
Ekim 1912'de Balkan Savaşı başlayınca Mustafa Kemal Gelibolu ve
Bolayır'daki birliklerle savaşa katıldı. Dimetoka ve Edirne'nin geri alınışında
büyük hizmetleri görüldü. 1913 yılında Sofya Ateşemiliterliğine atandı. Bu
görevde iken 1914 yılında yarbaylığa yükseldi. Ateşemiliterlik görevi Ocak
1915'te sona erdi. Bu sırada I. Dünya Savaşı başlamış, Osmanlı İmparatorluğu
savaşa girmek zorunda kalmıştı. Mustafa Kemal 19. Tümeni kurmak üzere
Tekirdağ'da görevlendirildi.
1914 yılında başlayan I. Dünya Savaşı'nda, Mustafa Kemal Çanakkale'de bir
kahramanlık destanı yazıp İtilaf Devletlerine "Çanakkale geçilmez! " dedirtti.
18 Mart 1915'te Çanakkale Boğazını geçmeye kalkan İngiliz ve Fransız donanması
ağır kayıplar verince Gelibolu Yarımadası'na asker çıkarmaya karar verdiler. 25
Nisan 1915'te Arıburnu'na çıkan düşman kuvvetlerini, Mustafa Kemal'in komuta
ettiği 19. Tümen Conkbayırı'nda durdurdu. Mustafa Kemal, bu başarı üzerine
albaylığa yükseldi. İngilizler 6-7 Ağustos 1915'te Arıburnu'nda tekrar taarruza
geçti. Anafartalar Grubu Komutanı Mustafa Kemal 9-10 Ağustos'ta Anafartalar
Zaferini kazandı. Bu zaferi 17 Ağustos'ta Kireçtepe, 21 Ağustos'ta II.
Anafartalar zaferleri takip etti. Çanakkale Savaşlarında yaklaşık 253.000 şehit
veren Türk ulusu onurunu İtilaf Devletlerine karşı korumasını bilmiştir. Mustafa
Kemal'in askerlerine "Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum!" emri
cephenin kaderini değiştirmiştir.
Mustafa Kemal Çanakkale Savaşları'dan sonra 1916'da Edirne ve
Diyarbakır'da görev aldı. 1 Nisan 1916'da tümgeneralliğe yükseldi. Rus
kuvvetleriyle savaşarak Muş ve Bitlis'in geri alınmasını sağladı. Şam ve
Halep'teki kısa süreli görevlerinden sonra 1917'de İstanbul'a geldi. Velihat
Vahidettin Efendi'yle Almanya'ya giderek cephede incelemelerde bulundu. Bu
seyehatten sonra hastalandı.
Viyana ve Karisbad'a giderek tedavi oldu. 15 Ağustos 1918'de Halep'e 7.
Ordu Komutanı olarak döndü. Bu cephede İngiliz kuvvetlerine karşı başarılı
savunma savaşları yaptı. Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasından bir gün sonra,
31 Ekim 1918'de Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığına getirildi. Bu ordunun
kaldırılması üzerine 13 Kasım 1918'de İstanbul'a gelip Harbiye Nezâreti'nde
(Bakanlığında) göreve başladı.
Mondros Mütarekesi'nden sonra İtilaf Devletleri'nin Osmanlı ordularını
işgale başlamaları üzerine; Mustafa Kemal 9. Ordu Müfettişi olarak 19 Mayıs
1919'da Samsun'a çıktı. 22 Haziran 1919'da Amasya'da yayımladığı genelgeyle
"Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararının kurtaracağını " ilan edip
Sivas Kongresi'ni toplantıya çağırdı.
23 Temmuz - 7 Ağustos 1919 tarihleri arasında Erzurum, 4 - 11 Eylül 1919
tarihleri arasında da Sivas Kongresi'ni toplayarak vatanın kurtuluşu için
izlenecek yolun belirlenmesini sağladı. 27 Aralık 1919'da Ankara'da heyecanla
karşılandı. 23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılmasıyla
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulması yolunda önemli bir adım atılmış oldu. Meclis
ve Hükümet Başkanlığına Mustafa Kemal seçildi Türkiye Büyük Millet Meclisi,
Kurtuluş Savaşı'nın başarıyla sonuçlanması için gerekli yasaları kabul edip
uygulamaya başladı.
Türk Kurtuluş Savaşı 15 Mayıs 1919'da Yunanlıların İzmir'I işgali
sırasında düşmana ilk kurşunun atılmasıyla başladı. 10 Ağustos 1920 tarihinde
Sevr Antlaşması'nı imzalayarak aralarında Osmanlı İmparatorluğu'nu paylaşan I.
Dünya Savaşı'nın galip devletlerine karşı önce Kuvâ-yi Milliye adı verilen milis
kuvvetleriyle savaşıldı. Türkiye Büyük Millet Meclisi düzenli orduyu kurdu, Kuvâ-yi
Milliye - ordu bütünleşmesini sağlayarak savaşı zaferle sonuçlandırdı.
Mustafa Kemal yönetimindeki Türk Kurtuluş Savaşının önemli aşamaları
şunlardır:
Sarıkamış (20 Eylül 1920), Kars (30 Ekim 1920) ve Gümrü'nün (7 Kasım 1920)
kurtarılışı.
Çukurova, Gazi Antep, Kahraman Maraş Şanlı Urfa savunmaları (1919- 1921).
I. İnönü Zaferi (6 -10 Ocak 1921)
II. İnönü Zaferi (23 Mart-1 Nisan 1921)
Sakarya Zaferi (23 Ağustos-13 Eylül 1921)
Büyük Taarruz, Başkomutan Meydan Muhaberesi ve Büyük Zafer (26 Ağustos 9 Eylül
1922)
Sakarya Zaferinden sonra 19 Eylül 1921'de Türkiye Büyük Millet Meclisi
Mustafa Kemal'e Mareşal rütbesi ve Gazi unvanını verdi. Kurtuluş Savaşı, 24
Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Antlaşması'yla sonuçlandı. Böylece Sevr
Antlaşması'yla paramparça edilen, Türklere 5-6 il büyüklüğünde vatan bırakılan
Türkiye toprakları üzerinde ulusal birliğe dayalı yeni Türk devletinin kurulması
için hiçbir engel kalmadı.
23 Nisan 1920'de Ankara'da TBMM'nin açılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti'nin
kuruluşu müjdelenmiştir. Meclisin Türk Kurtuluş Savaşı'nı başarıyla yönetmesi,
yeni Türk devletinin kuruluşunu hızlandırdı. 1 Kasım 1922'de hilâfet ve saltanat
birbirinden ayrıldı, saltanat kaldırıldı. Böylece Osmanlı İmparatorluğu'yla
yönetim bağları koparıldı. 13 Ekim 1923'te Cumhuriyet idaresi kabul edildi,
Atatürk oybirliğiyle ilk cumhurbaşkanı seçildi. 30 Ekim 1923 günü İsmet İnönü
tarafından Cumhuriyet'in ilk hükümeti kuruldu. Türkiye Cumhuriyeti, "Egemenlik
kayıtsız şartsız milletindir" ve "Yurtta barış cihanda barış" temelleri üzerinde
yükselmeye başladı.
Atatürk Türkiye'yi "Çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmak" amacıyla bir dizi
inkılâplar yaptı. Bu inkılâplar beş başlık altında toplayabiliriz:
1. Siyasal İnkılâplar:
Saltanatın Kaldırılması (1Kasım 1922)
Cumhuriyetin İlanı (29 Ekim 1923)
Halifeliğin Kaldırılması (3 Mart 1924)
2. Toplumsal İnkılâplar:
Kadınlara erkeklerle eşit haklar verilmesi (1926-1934)
Şapka ve kıyafet devrimi (25 Kasım 1925)
Tekke zâviye ve türbelerin kapatılması (30 Kasım 1925)
Soyadı kanunu ( 21 Haziran 1934)
Lâkap ve unvanların kaldırılması (26 Kasım 1934)
Uluslararası saat, takvim ve uzunluk ölçülerin kabulü(1925-1931)
3. Hukuk Alanındaki İnkılâplar:
Mecellenin kaldırılması (1924-1937)
Türk Medeni Kanunu ve diğer kanunların çıkarılarak lâik hukuk düzenine geçilmesi
(1924-1937)
4. Eğitim ve Kültür Alanındaki İnkılâplar:
Öğretimin birleştirilmesi (3 Mart 1924)
Yeni Türk harflerinin kabulü (1 Kasım 1928)
Türk Dil ve Tarih Kurumlarının kurulması (1931-1932)
Üniversite öğreniminin düzenlenmesi (31 Mayıs 1933)
Güzel sanatlarda yenilikler
5. Ekonomi Alanında İnkılâplar:
Aşârın kaldırılması
Çiftçinin özendirilmesi
Örnek çiftliklerin kurulması
Sanayiyi Teşvik Kanunu'nun çıkarılarak sanayi kuruluşlarının kurulması
I. ve II. Kalkınma Planları'nın (1933-1937) uygulamaya konulması, yurdun yeni
yollarla donatılması
Soyadı Kanunu gereğince, 24 Kasım 1934'de TBMM'nce Mustafa Kemal'e "Atatürk"
soyadı verildi.
Atatürk, 24 Nisan 1920 ve 13 Ağustos 1923 tarihlerinde TBMM Başkanlığına
seçildi. Bu başkanlık görevi, Devlet-Hükümet Başkanlığı düzeyindeydi. 29 Ekim
1923 yılında Cumhuriyet ilan edildi ve Atatürk ilk cumhurbaşkanı seçildi.
Anayasa gereğince dört yılda bir cumhurbaşkanlığı seçimleri yenilendi.
1927,1931, 1935 yıllarında TBMM Atatürk'ü yeniden cumhurbaşkanlığına seçti.
Atatürk sık sık yurt gezilerine çıkarak devlet çalışmalarını yerinde
denetledi. İlgililere aksayan yönlerle ilgili emirler verdi. Cumhurbaşkanı
sıfatıyla Türkiye'yi ziyaret eden yabancı ülke devlet başkanlarını,
başbakanlarını, bakanlarını komutanlarını ağırladı.
15-20 Ekim 1927 tarihinde Kurtuluş Savaşı'nı ve Cumhuriyet'in kuruluşunu
anlatan büyük nutkunu, 29 Ekim 1933 tarihinde de 10. Yıl Nutku'nu okudu.
Atatürk özel yaşamında sadelik içinde yaşadı. 29 Ocak 1923'de Latife
Hanımla evlendi. Birçok yurt gezisine birlikte çıktılar. Bu evlilik 5 Ağustos
1925 tarihine dek sürdü. Çocukları çok seven Atatürk Afet (İnan), Sabiha
(Gökçen), Fikriye, Ülkü, Nebile, Rukiye, Zehra adlı kızları ve Mustafa adlı
çobanı manevi evlat edindi. Abdurrahim ve İhsan adlı çocukları himayesine aldı.
Yaşayanlarına iyi bir gelecek hazırladı.
1937 yılında çiftliklerini hazineye, bir kısım taşınmazlarını da Ankara
ve Bursa Belediyelerine bağışladı. Mirasından kızkardeşine, manevi evlatlarına,
Türk Dil ve Tarih Kurumlarına pay ayırdı. Kitap okumayı, müzik dinlemeyi, dans
etmeyi, ata binmeyi ve yüzmeyi çok severdi. Zeybek oyunlarına, güreşe, Rumeli
türkülerine aşırı ilgisi vardı. Tavla ve bilardo oynamaktan büyük keyif alırdı.
Sakarya adlı atıyla, köpeği Fox'a çok değer verirdi. Zengin bir kitaplık
oluşturmuştu. Akşam yemeklerine devlet ve bilim adamlarını, sanatçıları davet
eder, ülkenin sorunlarını tartışırdı. Temiz ve düzenli giyinmeye özen
gösterirdi. Doğayı çok severdi. Sık sık Atatürk Orman Çiftliği'ne gider,
çalışmalara bizzat katılırdı.
Fransızca ve Almanca biliyordu. 10 Kasım 1938 saat 9.05'te yakalandığı
siroz hastalığından kurtulamayarak İstanbul'da Dolmabahçe Sarayı'nda hayata
gözlerini yumdu. Cenazesi 21 Kasım 1938 günü törenle geçici istirahatgâhı olan
Ankara Etnografya Müzesi'nde toprağa verildi. Anıtkabir yapıldıktan sonra nâşı
görkemli bir törenle 10 Kasım 1953 günü ebedi istirahatgâhına gömüldü.
ATATÜRK İLKELERİ
CUMHURİYETÇİLİK
Cumhuriyetçilik, devletin siyasi rejimi olarak Cumhuriyeti
benimseme, Cumhuriyeti fazilet rejimi olarak tanımlama ve değirlendirme
demektir. Cumhuriyetçilik siyasi rejim olarak Cumhuriyetten hareket eder
Cumhuriyeti savunur.
Cumhuriyet kelimesi arapça “cumhur” kelimesinden gelmiştir. Halk, ahali, büyük
kalabalık anlamına gelir.
Cumhuriyet kelimesinin Fransızca karşılığı “La republiqune”. İngilizce karşılığı
ise “the republic”dir. Kelime latince kökenlidir ve “Res publica” kamuya ait
şey, kamu anlamına gelir. “Res publica” deyimi, siyasi ve tarihi gelişimin
etkisi altında, demokratik bir rejimde kamu ve halk hizmetlerinin görüldüğü bir
devlet yönetimini belirlemek için kullanılmıştır.
Cumhuriyette esas kural seçimdir. Cumhuriyet en büyüğünden en küçüğüne kadar
devletin hizmetlerinin hepsinde veraset usulü kesin olarak reddeder, bu usul
yerine seçim ve tayin usulüne koyar.
Cumhuriyet, devlet reisliğinde yalnız veraseti değil, kayd-ı hayat şartını da
reddeder. İktidara seçimle gelmiş olsa bile devlet reisinin bütün ömrü boyunca
devlet başkanlığı makamında kalması şartı cumhuriyeti rejiminin mantığı ile
bağdaşmaz.
Cumhuriyet dar ve geniş anlamda kullanılır. Geniş anlamda cumhuriyet, egemenlik
topluluğun bütününe, millete aittir. Dar anlamda cumhuriyette ise sadece devlet
başkanının doğrudan doğruya veya dolaylı olarak halk tarafından belirli bir süre
için seçilmesi anlaşılır.
Cumhuriyet bir devlet veya hükümet şekli olarak da ifade edilir. 1921
Anayasamızın 29Ekim 1923’de yapılan değişikliğinde “Cumhuriyet” bir devlet şekli
olarak belirlenmiştir.
Devlet şekli olarak cumhuriyette egemenlik dar ve geniş bir kitleye aittir ve
devlet başkanı da topluluk içinden seçilir. Egemenlik sahibi topluluk muayyen
bir sınıf ise, bu tür cumhuriyetlere aristokratik cumhuriyet veya başka bir
deyimle seçkinler cumhuriyeti denir. Kitle egemenliğe sahip topluluk ise buna da
demokratik cumhuriyet adı verilir.
Cumhuriyette esas kural, devlet başkanının ve kamu hizmeti görevlilerinin
seçimle belirli süreler için iş başına gelmesi veya tayinle hizmete alınmasıdır.
Demokrasi ile cumhuriyetin yakın ilgisi vardır. Her demokratik rejim cumhuriyet
olmamakla beraber, demokrasinin en gelişmiş şekli, en ileri hüviyeti ile
görünümü cumhuriyetle sağlanır. Demokrasi, devletin en yüksek organından en
aşağı basamaklarına kadar halk iradesinin egemenliğine dayanır. Cumhuriyeti
yaşatacak ve ayakta tutacak tek kuvvet ise yurttaşın siyasi olgunluğa ve ahlaki
değerine dayanan kamu yararı düşüncesidir. Bu yönü ile cumhuriyet bir kişi veya
zümre yararına değil kamu yararına göre yönetilen devlet şeklidir.
Atatürk İnkılâbı’nda Cumhuriyetçilik ana ilke ve esas değerdir. Çünkü
Cumhuriyet, Atatürk İnkılâbı’nın bütün verimlerini temsil eden bir devlet ve
hükümet şekli olarak değiştirilemez bir cevherdir. Bu ilke yeni Türkiye
Devleti’nin temelidir. Bu yüzden 1924 ’lerden itibaren Türkiye Cumhuriyeti
anayasamızda, meclislerde değiştirilmesi teklif bile edilemeyecek bir ana
kuruluş değeri ile korunmuş ve yerleşmişdir. Bu niteliği ile Cumhuriyet devlet
düzen ve yönetiminde şahsilik ve keyfiliğin hakim olmasını önleyen en sağlam
teminatıdır. Ayrıca Türkiye’de siyasal iktidarların el değiştirilmesi ve
dağılması bakımından sosyal yapı üzerine en kuvvetli şekli etki yapan Atatürk
ilkelerinden Cumhuriyetçilik yeni Türk devletini yaratan Türk İnkılâbı’nıon
siyasal görüşüdür.
Temelde ekonomik olmaktan çok siyasal ve ideolojik olarak başlayan Türk İnkılâbı
çok siyasal mekanizmalar yönünden Cumhuriyetçiliği tüm atılımların itici gücü
yapmışdır. Bu nedenle Cumhuriyetçilik bütün Türkiye Cumhuriyeti anayasalarının
temel ilkesi ve ana değeri olmuştur. Cumhuriyetçilik devlet düzeninde ve
yönetiminde millet iradesinin egemen olmasıdır. Bu açıdan devlet hayatında
kişisel otorite ve keyfiliği öneminin güvencesi olmuştur. Atatürk’ün de ifade
ettiği gibi hürriyet, eşitlik ve adaletin dayanağı milli egemenliktir.
O millet ve ülke adına tek başvuru mercii T.B.M.M. kabul etmiş bu meşru milli ve
doğal hakkın hiçbir kişi ve kurula devredilemeyeceğini belirtmiştir.
Cumhuriyetçilik siyasal bir düzen olarak doğmuş daha sonra beraberinde ekonomik
sosyal ve kültürel düzenlemelerine de beraberinde birlikte getirmiştir.
Cumhuriyet düzeninde ekonominin halkın yararına düzenlenmesi refahın yayılması
ve kültürün geliştirilmesi esastır. Cumhuriyet rejimi vatandaşların kendilerini
geliştirebilmeleri için gerekli tüm şartları hazırlamakta yükümlüdür.
Klasik devlet nazariyecileri, her devlet şeklini, kendisini uygun bir davranış
ilkesine, bir prebsibe dayandığını, bu ilkeye uyulmadığı taktirde devletin
bozulacağını ve çöküntüye gideceğini ileri sürmüşlerdir. Bu prensiplere çağdaş
siyasal bilim terminolojisine uygun olarak, bir siyasi rejimin dayandığı temel
siyasi değerler sistemi adı verilir. Bu konuda derin gözlemlerde bulunmuş olan
ünlü Fransız düşünürü Montesquieu’ye göre despotizmin prensibi korku, monarşinin
prensibi şeref, demokrisinin prensibi ise fazilettir.
Türkiye’de cumhuriyet batılı anlamda modern cumhuriyet olmanın niteliğine
taşıyabilecek nitelikte gelişmiştir. Cumhuriyet ırk, din, dil ve cinsiyet farkı
gözetmeksizin bütün vatandaşların paylaştıkları ve yararlandıkları siyasi
rejimin adı olmuştur. Eşitlik ilkesi herkesin kanun önünde eşitliği Türkiye
Cumhuriyeti’nin bir özelliğini teşkil etmiştir. Nüfusun yarısını teşkil eden
kadınlarımıza toplum hayatında eşit haklar sağlama seçme ve seçilme hakkında
eşit şertlarla kullanma Türkiye Cumhuriyeti’nin özelliğidir.
Türkiye’de cumhuriyet istikrarlı bir siyasi rejimin yerleşmesine neden olmuş
barış ve güvenlik devlet politikasının esasını teşkil etmiştir. “Yurtta Sulh
Cihanda Sulh” parolası, bir devlet politikası olduğu kadar cumhuriyet siyasi
rejiminin bir niteliği olmuştur. Amerika’da yayınlanan The Washington Post”
gazetesi 7 Ekim 1923 tarihli Editorial Society – Second Part, kasmında, yakında
Türkiye’de cumhuriyetin ilan edeceği haberini vermekte ve bu kararı sağduyunun
bir zaferi olarak değerlendirmektedir. Aynı yazıda Türk örneğinin diğer Avrupa
ülkelerince de izlenmesini dilemektedir. Aynı gazete 1 Kasım 1923 tarihli
sayısında, “Türkiye’deki cumhuriyetin ilanı Avrupa’daki politik gelişmelere ters
düşüyor. Türkiye’de diktatörlükten demokrasiye gidiliyor” diye övgüde
bulunmuştur.
Cumhuriyetçiliğin en başta gelen niteliği Atatürk’ün “Egemenlik kayıtsız şartsız
milletindir” ilkesinde yansır. Çünkü; çağdaş Türk Devleti’nin dayandığı temel
prensiplerden biri olan ilkenin en iyi korunduğu ve gözetildiği yönetim
cumhuriyet yönetimidir.
Millet tarafından millet adına devleti idareye memur edilenler için,
gerektiğinde millete hesap verme zorunluluğu, laubalilik ve keyfi hareketle
bağdaşmaz. Halbuki kuvvetin ve yetkisinin Allah’tan geldiğini ve yalnız O’na
karşı ahirette hesap verebileceğini varsayan devleti, ülkeyi miras kalma mal,
mülk gibi kabul eden hükümdarlar şekli demokrasiye milli egemenlik prensibine
uygun değildir. Hükümetin belirli insanların, sınıfların elinde bulunması bile
millet varlığının asla kabul edemeyeceği husustur.
Atatürk üstün sezgisi ile cumhuriyetin dayandığı ahlaki prensibin “fazilet”
olduğunu şu sözleriyle ifade etmiştir: “Cumhuriyet nedir ve sultanlıktan farkı
nedir?
Cumhuriyet, fazileti ahlakiyeye müstenit bir idaredir. Cumhuriyet fazilettir.
Sultanlık korku ve tehdide müstenit bir idaredir. Cumhuriyet idaresi faziletli
ve namuskar insanlar yetiştirir. Sultanlık korkuya, tehdide, müstenit olduğu
için korkak, zelil, sefil, rezil insanlar yetiştirir. Aradaki fark bundan
ibarettir.
Cumhuriyet ve monarşi arasındaki temel değer ve zihniyet farklarından biri de
cumhuriyetin “vatandaşlık”, monarşinin ise “uyrukluk” kavranmalarına
dayanmasıdır. Ne kadar sınırlandırılmış ve anayasalaşmış olursa olsun her
monarşide geçmişten kalan ve çağdaş eşitlik anlayışıyla bağdaşmayan bir takım
ayrıcalık kalıntıları vardır. Mesela monarşilerde hükümdarın şahsi kutsal ve
sorumsuz sayılır. Hükümdarın suç işleyemeyeceği ve hata yapmayacağı varsayılır.
Demokratik rejimin beşiği İngiltere’de bile bu ilke “Kral hata yapamaz”
vecizesiyle ifade edilir. Cumhuriyet ise bütün vatandaşların eşitliği ve devlet
yönetimine eşit olarak katılmaları temeline dayanır.
MİLLİYETÇİLİK
En gelişmiş toplum düzeni olarak millet, insanlık ailesi içinde
belirli tarihi aşamalardan geçerek oluşmuş bir düzeni ifade eder. Milliyetçilik
de millet gerçeğinden hareket eden, bir fikir akımı ve en geçerli sosyal
politika prensibidir. Milliyetçilik millet gerçeğine dayanmaktadır.
Millet her şeyden önce ortak bağları olan bir insan topluluğudur. Toplum
hayatında erişilen son merhaledir. Şuurlu topluluktur. Tarihi ve sosyolojik
bakımdan bir aşamaya ulaşmış ve belirli nitelik ve şartları olan bir
topluluktur.
Millet olmayı Gerektiren Unsurlar :
• Millet, sınırları tarihte hazırlanmış ve mücadelelerle çizilmiş olan bir
vatana dayanır. Vatan, milli varlığın heyecan kaynağı olmasından, toplumsal
varlığımızın devamını ve düzenini sağlamış olması bakımından millet olmanın
vazgeçilmez bir unsurudur.
• Millet, bu vatan üzerinde aynı dille, aynı duyguyla bir kültür birliği kuran,
bir bütün haline gelmiş, şuurlu halk kitlesidir.
• Milletin oluşmasından, vatan birliğinin yanı sıra dil, kültür ve ideal
birliğinin de önemli rolü ve yeri vardır. Birbirlerini anlayan insanların bir
arada yaşamayı daha kolay hale getirebildikleri bir gerçektir. Ortak anlaşma
vasıtası olarak dil birliği, millet varlığına en kuvvetli bir basamaktır.
• Kültür birliği de milleti meydana getiren unsurlarda önemlidir. Milli kültür,
milletin yaratıcı kuvvetlerini geliştirmek için yapılan hazırlıkların bütünüdür.
Her milletin kendi sınırları içinde kendi şartlarına ve ihtiyaçlarına göre
meydana getirdiği medeniyet o milletin kültürüdür.
• İdeal birliği insanları birbirine yaklaştırır, ortak idealler dayanışma
duygusunun da canlanmasına vesile olur.
Milliyetçilik, kendilerini aynı milletin üyesi sayan kişilerin duydukları bir
arada, aynı sınırlar içerisinde, bağımsız bir hayat sürmek ve teşkil ettikleri
toplumu yüceltmek isteğidir.
Milliyetçilik, yani millet duygusu bir millete mensup fertlerin, milli
tarihlerine, milletlerin mazideki hem parlak başarılarına, hemde felaket ve
ızdıraplarına karşı derin bir ruhi bağlılık ve hürmet hissidir. Milliyetçilik
sadece ortak geçmişe bağlılık değil, istikbale yönelik amaç, paye ve düşünceler
açısından da birliktelik ifade eder.
Nitelikleri :
• Mantıki düşünceye, sağduyuya ve adalete dayanır. Kültürlü fert ve milletlerin
milliyetçiliğidir. Başka milletlerin de hürriyetine, istiklaline hürmet eder.
• Sosyolojik ve psikolojik esaslere dayanır. Kafatası ve kan tahlili ile
uğraşmaz. Eşit değerler arar, hürriyetçidir.
• Üstün millet - aşağı millet nazariyesini reddeder. Kendi milletinin diğer
milletler üzerinde hukuk, hürriyet ve adalet esaslarına aykırı bir yolda
tahakküm hakkı olduğunu iddia etmediği gibi, diğer devletlerin de kendi milleti
üzerinde tahakküm teşebbüslerini de fikirle, kalemle, gereğinde silahlı
mücadeleyle reddeder. Modern milliyetçilik saygı esasına dayanır, barışçıdır.
• İdealist bir nitelik taşır ve iyimserdir.
• Modern milliyetçilik, sınıf, zümre ayrılığına ve sınıfların tahakkümüne
karşıdır.
• Modern milliyetçiliğin bir diğer özelliği de bilime dayalı olmasıdır.
• Demokrasiye yer vermesi ve demokratik bir nitelik taşımasıdır. Şuurlu
milliyetçilik ancak hür ve demokratik milletlerde inkişaf edebilir.
• Irkçılık, kozmopolitizm, mukaddesatçılık, şövenizm, totaliter milliyetçilik ve
komünizm gibi akımlara karşıdır. Bu akımlarla milliyetçiliği bağdaştırmak mümkün
değildir.
Modern anlamıyla değerlendirilen milliyetçilik insanlığın gelişmesinde her
milletin kendine düşen payı gerçekleştirmesiyle medeni insanlığa katkıda
bulunmuştur. Milliyetçilik, hayatiyet ve gelişmesini her memleketin özelliğine,
her milletin kendine özgü karekterine göre geliştirecek bir nitelik
taşımaktadır.
Atatürk’ün Milliyetçilik Anlayışı :
Kaynağını Türk Milleti’ne olan sevgi, inanç ve güvenden almaktadır, birleştirici
ve toplayıcı nitelikte ve millet yararınadır.
Millet, milli irade ve milli bağımsızlık çok önemli rol oynamaktadır.
Milliyetçiliğin hukuki yönden görünümü olarak, bir yandan milli egemenliğe ve
milli bağımsızlığa dayanır.
Atatürk, hürriyet mücadelesi yapan topluluklara kurtuluş ümidi ve aşkı verdiği
gibi, kurtuluşun yolunun da milliyetçilik olduğunu göstermiştir.
Birleştirici, yapıcı, yaratıcı, insani ve medeni bir milliyetçilik anlayışı
Atatürk’ün fikri yapısının temel dayanağını teşkil etmiştir.
HALKÇILIK
1. Halkçılığın Tanımı ve Nitelikleri
Halkçılık, halkın halk tarafından halk için idaresidir. Halkçılıkta asıl önemli
olan halkın kendi kendini demokratik esaslara uygun olarak yönetmesidir.
Halkçılıkta devletin siyasi rejimi, halk tarafından ve halkın menfaatine
kullanılır. Bu bakımdan halkçılık gerçek demokrasinin gerçekleşmesi ve
yerleşmesi amacına yönelik olur.
Halkçılığın temelinde halk vardır. Halk gerçeğinden hareket eder. Toplum
düzenini halkın yararına korumayı öngörür.
Halk kelimesi kullanılış amacına göre anlamlar ifade eder. Bir anlamda Türkiye
halkı, Türkiye’de yaşayan insan topluluğudur. Yabancılar da halk deyimine dahil
olurlar. Diğer anlamda Türk halkı denildiğinde Türkiye’de yaşayan, millet bağı
ile devlete bağlı bulunan insan topluluğu anlaşılır. Bu anlamda millete halk
arasında yakın bir ilişki vardır.
Türk inkılâbının anlayışına göre halk ile millet arasında bir birlik, bir
eşdeğerlik vardır. Ancak halk milletin henüz dayanışma duygusu ile
bilinçlenmemiş halidir. Halk dediğimiz insan topluluğunun belirli amaçlara ve
hedeflere yönelerek bilinçlenmesiyle millet ortaya çıkar. Türk halkı, Türk
Devleti’nin beşeri unsurunu oluşturur. Türk milleti, Türk halkının, Türk bilinci
ile gelişmesiyle siyasi ve sosyal planda değer kazanmasıdır. Türk milleti
halklardan teşekkül etmiş değildir. Bunun sonucu olarak Türk Devleti’nin beşeri
unsurunu halklar meydana getirmez.
Türk inkılâbının halkçılık anlayışı Marksist teorinin halkçılık anlayışından
farklıdır. Marksizm’e göre proleterya diktatörlüğünün ötesine yeryüzü cinneti
diye vasıflandırılan sınıfsız bir komünist toplum vardır ve son aşamadır.
Yeryüzü cinneti denilen bu aşamada mutlak eşitlik ve gerçek hürriyet mevcuttur.
Burada komünist toplumu bir ütopya olup olmadığını bir yana bırakarak son
aşamada teorik olarak vardığı sonuç sınıflara yer vermeyen mutlak eşitliktir.
Halbuki Türk inkılâbı anlayışı ile millet potası içinde topluma imtiyazsız ve
sınıfsız bir hale getirmek, kanun önünde herkesin eşitliğini savunmakla daha
başlangıçta yeryüzü cenneti vaatleri yapmadan bunları gerçekleştirmeye
çalışmıştır.
Türk inkılâbının halkçılık anlayışında, tarihi, sosyal, hukuki ve siyasi bir
gerçek olan millet yerini ve değerini kaybetmeden halkçılığı oluşturması ile
tezatlardan arınmış modern bir toplum olacaktır.
Halkçılık milliyetçilik fikrinin bir sonucudur. Aynı zamanda milliyetçiliğin
sosyal politika bakımından da bir gerekçesidir. Halkçılık milletin vicdanıdır.
Milliyetçilik idealleri etrafında toplumun birliğini sağlama vasıtasıdır. Gerçek
anlamda millyetçilik halkçılığa dayanır, halkçı bir nitelik taşır.
Atatürk’ün halk devletinden anladığı her türlü imtiyazlara son veren, halkın
iradesi ile oluşan devlet anlayışıdır. Fertler arasında eşitlik olduğu kadar
demokrasi anlayışı da yer almaktadır.
Halkçılığın birinci unsuru demokratlıktır. İkinci unsur milletin genel hakları
dışında hiç kimseye veya topluluğa ayrıcalık tanımamasıdır. Üçüncü unsur ise
sınıf mücadelelerini kabul etmemektir.
Halkçılık ilkesi hem devlete, hem de topluma ekonomik sorumluluklar yüklemiştir.
Devlet, vatandaşın sorunlarını çözmek ve hayat seviyesini yükselterek tedbirler
almak zorundadır. Toplum ise daha çok çalışmak ve üretmek için çaba
harcamalıdır.
2. Halkçılığın Türk Toplumu’na Sağladığı Yararlar
• Halkçılıkla Milli Egemenlik tama olarak gerçekleşmiş ve demokrasinin
yerleşmesine katkıda bulunmuştur.
• Toplumda barış ortamının kurulması sağlanmıştır.
• Bu ilke ile Türk toplumu yönetime katılma, kanunlar önünde eşit olma ve
devletin imkanlarından eşit olarak faydalanma olanağına kavuşmuştur.
• Halkçılık kalkınmayı hızlandırmış, zayıf bir ekonomik mirastan bügünkü
Türkiye’yi oluşturmuştur.
LAİKLİK
Milli mücadele ile bağımsızlığana kavuşmuş olan Türk milleti bu
savaşın hemen bitiminde, medeni bir devlet olarak, yaşamak niteliğini kazanma
yolunda dini devletten sıyrılmış, lâik devlet niteliğini kazanmıştır. Lâiklik
Türk inkılâbında kademe kademe gerçekleşmiş, devlet, hukuk ve öğretim
sistemlerinde kendini göstermiştir. Cumhuriyet idaresinde devletin ve hukukun
lâikleşmesi, yeni kurulan modern devletin esas prensibini ve inkılâbında esas
hedefini teşkil etmiştir. Bu bakımdan lâiklik, lâik devlet anlayışı, Türk
inkılâbının bir esas prensibi olarak gerçekleşmiş, 1937 de yapılan bir değişme
ile Anayasada yer aldığı gibi, 1961 ve 1982 Anayasada devletin temel niteliği
olarak 2. maddede de sayılmıştır.
Lâikliğin Tanımı, Nitelikleri ve Tarihçesi
Lâikliğin Tanımı : Lâik kelimesi, Fransızca “laic”, “laigue” kelimesinden
gelmektedir. Kelimenin latince aslı ise “laicus” olup lügat anlamıyla ruhani
olmayan kimse, dini olmayan şey, fikir, kurum demektir. Lâik teriminin din
düşmanlığı ve dinsizlikle bir ilgisi yoktur. Bu kelime bize meşrutiyet
yıllarında girmiş ve dilimize ladini diye tercüme edilmiştir.
Lâik ve Nitelikleri
Lâiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması ve her vatandaş için
vicdan hürriyetinin sağlanması demektir. Daha açık ve doğru deyimle lâiklik,
dini ve dünyevi otoritelerin birbirinden ayrılması, devletin siyasi, hukuki ve
sosyal düzenini sağlanmasında dini inanç yerine aklın hakimiyetine yer
verilmesidir. Lâik devlet, kişinin dini inanç ve ibadetine karışmadığı gibi
kendisi de kendi adına da dini törenler yaptıramaz. Lâik devlette din ve vicdan
hürriyeti vardır. Lâik olmayan devlette yani teokratik devlette din ve vicdan
hürriyeti yoktur, bunun sözü dahi edilemez. Lâik devlet dine bağlı devlet
değildir ama din düşmanı bir devlette değildir.
Türk İnkılabına Göre Lâiklik
Atatürk’e göre “lâiklik” yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir.
Tüm yurttaşların vicdan, ibadet ve din özgürlüğü demektir. Atatürk’e göre
“lâiklik” asla dinsiz olmadığı gibi, sahte dindarlık ve büyücülük ile mücadele
kapısını açtığı için, gerek dindarlığın gelişmesi imkanını temin etmiştir.
Lâikliği dinsizlikle karıştırmak isteyenler ilerleme ve canlılığın düşmanları
ile gözlerinden perde kalkmamış doğru kavimlerinin fanatiklerinden başka kimse
olmaz.
Lâikliğin Tarihçesi
Devlette din kurumu arasındaki ilişkiler üç şekilde görünür. Dine bağlı devlet
sistemi, devlet bağlı din sistemi ve Lâik sistem. Dine bağlı devlet sisteminde,
dini reis aynı zamanda devletinde reisidir. Uhtrevi (Ahirete ait) ve cismani
(dünyaya ait) kudret aynı şahısta toplanmıştır. Osmanlı devleti dine bağlı bir
devlettir. Devlete bağlı din sisteminde, din kurumu devlete bağlıdır. Din devlet
otoritesinin baskısı altındadır. Lâik sistemde ise dini ve dünyevi otoriteler
ayrılmıştır. Lâik devlet vatandaşlarının dünyaya ait beşeri ihtiyaçları ile
ilgilenen ve bunları karşılamağa çalışan devlet demektir. Lâik devlette dini
işler özel işler sayılmıştır. Lâik devlet sisteminde din ve vicdan özgürlüğü
vardır ve en geniş şekilde uygulanır.
Türk İnkılabında Lâikliğin Gelişmesi ve Anayasalara Giriş
Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyetinin lâik hukuk devleti olarak milletlerarası
camiada yer alması uzun bir gelişmenin sonucu olmuştur. Tarihi, siyasal ve
sosyal şartlar yeni kurulan Türkiye Cumhuriyetini lâikliğe yöneltmiştir. Lâiklik
fikri Türkiye de birden bire ortaya çıkmamıştır. Safha safha gelişmiştir. Eski
Türk devletlerinde bunun hazırlıkları yapılmıştır. Türkler göçebe ve savaşçı bir
ulus olduğundan bağnaz olmamışlardır. Çeşitli kültürleri kendi görüşlerinde
eritmeye başararak gittikleri yerlerde üstünlüklerine kabul ettirmişlerdir.
İslamiyeti benimsedikten sonra daha yaratıcı olmuşlardır. Bu yaratıcılık felsefe
alanında da kendini göstermiştir. Hilmi Ziya Ülkene göre, İdil-Ural havzasında
uzun süre hakim olan hazarlar kendi müslüman, Yahudi, Hıristiyan, Şamani Türk
uyruklarını idare etmek için dört ayrı vezir kullanmakta idiler. Bu da onların
inanç hürriyetine ne derece riayet ettiklerini, kanunlarla dini ayırdıklarını
gösterir.
Atatürk’ün Din ve Lâiklik Anlayışı
Büyük bir devlet adamı ve inkılâpçısı olan Atatürk, insana ve insanın toplumsal
ilişkilerine büyük değer vermektedir. Atatürk’e göre “Din bir vicdan
meselesidir” dine saygı, inanan kişinin haklarına saygının bir sonucudur.
Atatürk’ün karşı olduğu taasuptur, gericiliktir, din ve devlet işlerinin
birbirine karıştırılmasıdır. “Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının
emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye
muhalif değiliz. Biz sadece din işlerini millet ve devlet işleriyle
karıştırmamaya çalışıyor kaste ve fiile dayanan taassupkar hareketlerden
sakınıyoruz. Gericilere asla fırsat vermeyeceğiz.” Atatürk’e göre din vardır ve
gereklidir. Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletin devamına imkan yoktur.
Yalnız şurası var ki din, Allah ile kul arasındaki bağlılıktır. İslam dinine
büyük önem ve değer veren Atatürk, islam dininin akıl ve mantığa yer verdiği
mükemmel bir din olduğunu ifade etmektedir. Bizim dinimiz en makul ve en tabi
bir dindir ve ancak bundan dolayıdır ki son din olmuştur. Bir dinin tabi olması
için akla fenne ilme ve mantığa uymasıdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen
uygundur. Müslümanların toplumsal hayatında, hiç kimsenin özel bir sınıf halinde
mevcudiyetini muhafaza hakkı yoktur. Kendilerinde böyle bir hak gören dini
emirlere uygun bir harekette bulunmuş olmazlar. Bizde ruhbanlık yoktur, hepimiz
eşitiz ve dinimizin hükümlerini eşit olarak öğrenmeye mecburuz. Her fert dinini,
din duygusunu, imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır. Orası da mekteptir.
Lâiklik İlkesinin Değerlendirilmesi
Türkiye’de devletin lâikleştirilmesi toplum hayatında lâik değerlere yer
verilmesi dinin devlet hayatında siyasi bir fonksiyon ifa etmesine kesin olarak
son verme şeklinde görülmüştür. Ancak din işleri, bir kamu hizmeti sayılmış
Diyanet işleri başkanlığı devlet teşkilatın arasında yer almıştır. Türkiye dini
siyaset karıştıran devlet sistemini ızdıraplarını her memleketten daha çok
çektiğinden din işleri ve kurumları Cumhuriyet rejiminde tamamen başı boş
bırakılmamış mevzuatı ve teşkilatı ile kontrol altında tutulmuştur.
DEVLETÇİLİK
a) Ekonomik Faaliyetler
Türk İstiklâl Savaşının başarıyla sonuçlanmasından sonra İzmir’de geniş kapsamlı
bir “İktisat Kongresi” yapılmıştı. Çiftçi, tüccar, sanayici ve işçi kesimlerini
temsil eden 1135 kişi kongreye katıldı. 17 Şubat-4 Mart 1923 tarihleri
arasındaki kongrede çeşitli kararlar dışında genel nitelikli bir iktisat
politikası da kabul edildi. Bu kongrede sanayinin teşvik edilmesi, kredi
imkânlarının geliştirilmesi, yerli sanayinin kurulması, ticaret bankası
kurulması, tekelciliğe karşı mücadele edilmesi, kredi sağlanması, aşar
vergisinin kaldırılması, asgari ücretin belirlenmesi, kaza ve hayat sigortası
ile ilgili konularda önemli kararlar alındı.
Kongrede alınan kararlar gereğince bazı kurumların oluşturulması yoluna gidildi.
Bu kurumların arasında; Bankalar, Tekel, Devlet Demir Yolları, İstatistik Genel
Müdürlüğü gibi kurumlar vardı.
İş Bankası
Kurucularının başında Atatürk’ün bulunduğu İş Bankası, 26 Ağustos 1924 tarihinde
bir milyon lira sermaye ile kurulmuş özel bir kurulmuştur. Celal Bayar’ın ilk
genel müdür olduğu banka, devletin de geniş desteği sağlandı.
Türkiye Sanayi ve Maadin Bankası
19 Nisan 1925 tarihinde kuruldu. Osmanlı Devleti’inden devredilen devlet
teşebbüslerini geçici olarak yönetip, yenilerini kuracak olana bu banka,
bankacılık ve madencilik faaliyetlerini yürütecekti. Bu kuruluşun günümüzdeki
adı, Etibank’tır.
Özel kesimin fazla varlık gösteremediği bu dönemde devlet tarafından
gerçekleştirilen yeni kuruluşları ve kanunları şu şekilde sıralayabiliriz.
1. Eski Reji idaresinin satın alınması ile oluşturulan “Geçici Tütün İdaresi”
2. İspirto ve alkollu İçkiler tekeli (1926)
3. Devlet Demiryolları ve Limanlar Genel İdaresi (1927)
4. İstatistik Genel Müdürlüğü (1926)
5. Emlak ve Eytam Bankası (1926)
6. İstisat Vekaletinin Kurulması (1928)
7. Gümrük Tarife Kanunu’nun yürürlüğe konulması (1929)
8. Menkul Kıymetler ve Kambiyo Borsaları Kanunu (1929)
9. Türk Parasının Kıymetini Koruma hakkında kanun (1929)
10. Merkez Bankası Kanunu (1930)
11. Sanayi Teşvik kanunu (1929)
b) Atatürk’ün Devletçilik İlkesi
1923’lerde uygulamaya konulmayan devletçilik politikası, bazı yeni şartların
hızlandırıcı etkisiyle 1930’larda ele alınabilmiş ve benimsenmiştir. Çünkü bu
dönemde özel kesimin ülke sanayini gerçekleştirebilmesi imkânsızdı. Atatürk bu
durumu tespit etmiş ve Türkiye’de ancak devletçilik uygulamasıyla sanayinin
geliştirileceğine inanmıştı. Bunun üzerine 1931 yılında Cumhuriyet Halk
Partisi’nin programına alınan devletçilik ilkesi, şu şekilde tanımlanıyordu.
“Devletin ekonomi ile ilgisi, fiili surette yapıcılık olduğu kadar, özel
teşebbüslere yön vermek ve yapılmakta olan işleri düzenlemek ve kontrol
etmektir.”
Atatürk’e göre uygulanması öngörülen Devletçilik prensibi; Bütün üretim ve
dağıtım araçlarını kişilerden alarak, milleti büsbütün başka esaslara göre
düzenlemek amacı güden sosyalizm prensibine dayalı Kollektivizm yahut Komünizm
gibi özel ve kişisel ekonomik teşebbüs ve faaliyete meydan bırakmayan bir sistem
değildir. Kişisel çalışma ve faaliyeti esas tutmakla beraber mümkün olduğu
kadar, az zaman içinde milleti refaha, memleketi bayındırlığa eriştirmek için
milletin genel ve yüksek çıkarlarının gerektirdiği işlerle, özellikle ekonomik
alanda devleti fiilen ilgili kılmaktır. Ekonomi işlerinde devletin ilgisi,
doğrudan yapıcılık olduğu kadar özel teşebbüsü teşvik ve yapılanları düzenleme
ve kontrol da etmektedir.
Devletçilik, toptan ve kollektivist bir devletçi anlayışı ile ilgili değildir.
Plânlı ekonomide, ülkenin kendi kaynaklarını işletmeye geçirmede ve ekonomiyi
kurmada başlıca etkenin millet olacağı görüşü benimsenmiştir.
1 Kasım 1937’de yaptığı bir konuşmada Atatürk, sanayileşme ve plânlı ekonomiyle
ilgili görüşlerini şu şekilde açıklamaktadır. “Sanayileşmek en büyük milli
meselelerimiz arasında yer almaktadır. Çalışması ve yaşaması için ülkemizde var
olan büyük, küçük her çeşit sanayii kuracak ve işleteceğiz.”
Köklü ekonomik değişmeleri gerçekleştirme konusunda ise daha aşamalı bir yöntem
kullanılmıştır. Çok hızlı kalkınma için insan unsurunun feda edilmesine Atatürk
hiçbir zaman razı olmamıştır. Diğer bir deyimle kalkınmanın temeli üzerinde de
durulmuş, barışçı bir ekonomik model izlenmiştir.
Atatürk’ün devletçiliği, ülke ve millet imkânlarının kullanımına işletilmesine,
kalkınmaya, gelişymeye, çağdaşlaşmaya devletin ekonomik fonksiyonuna yön veren
ilkedir. Devletçilik, devletin ekonomide, sanayide, işletmecilikte, millet ve
toplum yararına görev üstlenmesi, milli ekonominin ana kaynaklarını,
bağımsızlığın gerektirdiği ana kaynakları yaratacak, müesseseleri kuracak,
bunları işletecek yarattığı değerleri yine millet yararına olan işlerde
değerlendirerek kullanmasıdır.
Devletçilik ilkesi özel teşebbüsü reddetmez. Tüm üretim araçlarının devlet
elinde toplanmasını öngörmez. Mülkiyet hakkına saygılıdır. Atatürk, memlekette
hiçbir üretimin çoğalması için, özel teşebbüsün devletçe zorunlu olduğunu önemle
kaydettikten sonra “Devlet ve özel teşebbüsün birbirine karşı değil, birbirinin
tamamlayıcısı” olduğunu belirtir. Atatürkçü ekonomik görüşün (devletçiliğin) bir
yönü de refahın sağlanması açısından toplumun kesimleri arasında imtiyazlı kişi,
zümre ya da sınıfların oluşmasının önlenmesi ve kalkınmanın nimetlerinin bütün
kesimlere eşit olarak dağıtılmasıdır. Atatürk’ün devletçilik anlayışı şöyle
özetlenebilir: Özel sektörün sermaye ve bilgi birikimi yönünden yetersiz olduğu
ekonomik alanlara devletin girerek özel sektöre öncülük etmesi, daha sonra bu
alanlardan çekilerek yerini yeterli duruma gelen özel sektöre devretmesidir.
İNKILAPÇILIK
İnkılâpçılık, Türk İnkılâbı’nın korunması, aklın ve bilimin yol
göstericiliğinde çağın gerçeklerine göre sürekli olarak geliştirilmesi ve
yenilenme ilkesidir. Geçmişten ziyade geleceğe dönük bir ideoloji olan
Atatürkçülüğün dinamik idealini oluştrur.
Yakınçağın en önemli inkılâplarından biri olan Türk İnkılâbı aynı anda siyasi
toplumun temelini ümmet esasından millet esasına çevirmiş, meşru siyasi
iktidarın temeli olan kişisel egemenliğe son vererek millet egemenliğini ilan
etmiş, dine bağlı (teokratik) devlet yapısı yerine lâik devlet yapısını geçirmiş
ve modernleşme ile geleneksellik arasında bocalayan bir toplumu bir ikilikten
kurtararak Türkiye’nin yönünü geri dönülmez bir şekilde çağdaş Batı uygarlığına
döndürmüştü.
Atatürkçülük’te inkılâpların korunması ve yaşatılması büyük önem taşır. Bunun en
etkin yolu inkılâpları halka anlatmak ve ona maletmektir. Ayrıca bunun için
inkılâpların temel ilkelerinden ödün vermemek ve inkılâbı yıkmak isteyen eski
düzen yanlılarına karşı uyanık bulunmak gerekir. Çünkü bir toplumda eski düzene
ne kadar çağdışı olursa olsun, onun taraftarları yaşamaya devam eder.
Bunlar genelde çıkarları eskiye bağlı olanlarla, geleneksel düzenin yüzyılların
kökleştirdiği alışkanlıklarından vazgeçemeyen çevrelerden oluşur. İnkılâbın bu
gibi çevrelerden gelebilecek tepkilere karşı kararlılıkla korunması,
inkılâpçıların, özellikle Atatürk’ün Cumhuriyet’i emanet ettiği Türk gençliğinin
görevidir.
İnkılâpçılık elbette sadece Türk İnkılâbı’nı korumak anlamını taşımaz. Tek
başına böyle bir anlayış inkılâbı dondurmak, onu ölüme mahkum etmek anlamına
gelir. Bu nedenle Türk İnkılâbı’nın dinamik idealinin gerçekleşmesi, çağdaş
uygarlık düzeyinin gerektirdiği atılımların yapılmasını gerektirir. Çünkü
uygarlık yolunda başarı, yenileşmeye bağlıdır. Sosyal hayatta, ekonomik hayatta,
bilim ve fen alanında başarılı olmak için tek gelişme ve ilerleme yolu budur. Bu
nedenle inkılâbın temellerini hergün derinleştirmek ve güçlendirmek gerekir.
Yenileşmeye ayak uyduramayan milletlerin hayatında çöküş başlar.
Atatürkçülük’te yenileşmenin zamana bırakılmadan süratle yapılması öngörülmüş,
gelişme yenileşmede daima kısa sürede büyük işlerin başarılması amaçlanmıştır.
Nitekim dünya tarihinde Türk İnkılâbı gibi hızlı ve kapsamlı bir kültürel
değişimi gerçekleştirebilmiş ikinci bir örnek gösterebilmek güçtür. Bunun
sırrını inkılâpçıların başarısından çok, Türk Milleti’nin karakterinde, iyiye,
güzele ve doğruya açık olmasında aramak gerekir.
ATATÜRK
KRONOLOJİSİ
1881 Atatürk'ün doğumu
1893 Askeri rüştiyeye öğrenci oluşu
1899 Harbiye'ye geçişi.
1902 Erkan-ı Harbiye'ye girişi
1906 Üç dört arkadaşıyla Şam'da gizli olarak Vatan ve Hürriyet adındaki
cemiyeti kurması
1907 Askeri rütbesi kolağası oluşu ve yine aynı yıl içinde görevinin
Makedonya'daki 3. Orduya nakli, Cemiyetinin Merkezi Selanik'te İttihat ve
Terakki Cemiyeti ile birleşmesi.
23 Temmuz 1908 Yukarıdaki gizli ve siyasi faaliyetlerinin sonucu 2.
Meşrutiyetin, padişah Abdülhamit'e kabul ve ilan ettirilmesi.
13 Nisan 1909 İstibdat taraftarlarının yeni rejime karşı ayaklanmaları
Rumeli'den bunları bastırmak için yola çıkan Hareket Ordusunun Kurmay Yüz
başkanlığına deruhte etmesi ve bu ayaklanma da önemli bastırıcı rol
oynaması
1911 Trablusgarb savaşına iştirak etmesi ve oradaki kuvvetlerimizin
Kurmaylığını üzerine alması. Bu arada rütbesinin binbaşılığa
yükseltilmesi.
24 Ekim 1912 Balkan Savaşının başlaması üzerine İstanbul'a dönmesi ve
Bolayır'da toplanmış olan kuvvetlerimizin hareket şubesi müdürlüğüne tayin
edilmesi.
27 Ekim1913 Sofya Ataşelikleri görevlerinin uhdesinde toplanması bu arada
rütbesinin yarbaylığa yükselmesi
2 Şubat 1915 Tekirdağ'da kurulması kararlaştırılan yeni bir tümenin
komutanlığına tayini. Onun teşkil ettiği ve 19. Tümen adını alan bu tümen
Çanakkale savaşlarında parlak başarılar göstermiştir.
1 Haziran 1915 Çanakkale savaşlarında gösterdiği büyük başarılardan dolayı
rütbesi albaylığa yükseldi
1 Nisan 1916 Çanakkale savaşları zaferlerimizle bittiğinden
Diyarbakır'daki kolordunun komutanlığına tayin edilmiştir. Oraya giderken
de rütbesi generalliğe yükseltildi.
6-7 Ağustos 1916 Rusların Diyarbakır istikametindeki taarruzlarını kırarak
Bitlis ve Muş'u düşman işgalinden kurtardı. Bu başarısı üzerine 2. Ordu
komutanlığına atandı
31 Ekim 1918 Mondros Mütarekesini müteakip Yıldırım Orduları Grubu
Başkomutanlığını devir alması
16 Mayıs 1919 - Acı mütareke günlerinin bir kısmını çok üzgün olarak
geçirdiği İstanbul'dan 3. Ordu Müfettişliği göreviyle Bandırma vapuruyla
geçti
19 Mayıs 1919 Kurtuluş Savaşının başlangıç noktası olan Samsun'a çıkmaları
21 Mayıs 1919 Erzurum'daki 15.Kolordu Komutanı Kazım Karabekir Paşa ile
temas etmesi.
23 Mayıs 1919 Ankara'daki 20. Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa ile temas
etmesi
28 Mayıs 1919 Türk Milletini işgallere protesto için mitingler yapmaya
davet etmesi
3 Haziran 1919 Doğu vilayetlerinde bir Ermeni Hükümetinin kurulması ve
İngiliz himayesi fikirlerine muarız olduğunu beyan etmesi
21 Haziran 1919 Yurdun bağımsızlığını kurmak için Türk Milletini
kendisiyle birlikte çalışmaya davet eden tarihi beyannameyi yayınlaması
8-9 Temmuz 1919 Erzurum'dan askeri görev ve askerlik mesleğinden istifa
ettiğini İstanbul Hükümetine bildirmesi
23 Temmuz 1919 Başkanlığını yaptığı Erzurum Kongresinde millet iradesine
dayanan bir millet meclisiyle kuvvetini, gene millet ,iradesiyle oluşan
bir hükümetin kurulması lüzumunu ilk hedef olarak ilan etmesi
4 Eylül 1919 Sivas Kongresinde yurdun muhtelif bölgelerinde kurulmuş olan
müdafaa cemiyetlerini Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı
altında birleştirip bütün millet kuvvetlerini bir elde idare etmek
imkanını sağlaması.
11 Eylül 1919 Çalışmalarını bitiren Sivas Kongresi delegeleri tarafından
seçilen Temsil Heyeti Başkanlığına getirilmesi
15 Eylül 1919 Bu tarihten itibaren Temsil Heyeti, Türk Milletinin yetkili
makamı olarak ilan edildi.
7 Aralık 1920 Temsil Heyeti ile birlikte Ankara'ya yerleşmesi ve bu şehri
milli harekatın merkezi yapması
23 Nisan 1920 Ankara'da Büyük Millet Meclisinin törenle açılması ve bu
meclise başkan seçilmesi
20 Ocak 1920 "Egemenlik Kayıtsız, Şartsız Milletindir" idare usulü halkın
mukadderatını bilfiil elinde tutulması esasına dayanır, kayıtlarını
taşıyan ilk demokratik Anayasayı Meclise kabul ettirmesi
5 Ağustos 1921 İlerleyen Yunan Taarruzu karşısında T.B.M. Meclisinin O'na
Başkumandanlık görevini verdi
19 Eylül 1921 İlerleyen Yunan Taarruzu karşısında T.B.M. Meclisinin O'na
Başkumandanlık görevini verdi
19 Eylül 1921 Sakarya Zaferinden altı gün sonra T.B.M. Meclisinin
çıkardığı bir kanunla Mareşallik rütbesi ve Gazilik unvanı verildi
27-28 Eylül 1922 Gecesi büyük taarruz savaşının planlarını hazırladı
26 Ağustos 1922 Cumartesi sabahı Kocatepe'den büyük taarruz emrini verdi.
30 Ağustos 1922 - Dumlupınar'da ateş hatları arasında idare ettiği
Başkomutanlık Meydan Muharebesini kazandı
1 Eylül 1922 Muzaffer Türk Orduları "İLK HEDEFİNİZ AKDENİZ'DİR İLERİ"
emrini verdi.
10 Eylül 1922 Halkın çılgınca alkışları arasında İzmir'e girdi
2 Ekim 1922 Ankara'ya dönüşlerinde eşsiz merasimle karşılanmışlardır
1 Kasım 1922 Saltanatın kaldırılmasını temin eden Kanunu Meclis karşısında
müdafaa kabul ettirmiştir
13 Ekim 1923 20:30 da "CUMHURİYET" ilan edilmiş ve Türkiye'nin ilk
Cumhurbaşkanı seçilmiştir.
3 Mart 1924 Cumhuriyet rejiminin Türkiye'de kökleşip yerleşmesi için şart
olan hilafetin kaldırılmasını sağlamıştır. Aynı yıl içerisinde medreseleri
kapattırarak milli eğitim alanındaki birliği sağlama yolunu açmıştı. Gene
bu suretle laik ve modern esaslara göre eğitim ve öğretim yapan
müesseselerin kurulmasına zemin hazırlamıştır
1 Mayıs 1924 Orta Çağın dini hukuk geleneklerine göre çalışan Şer'iye
mahkemelerini kaldırdı.
26 Ağustos 1924 Milli sermayeyi çoğaltmak özel teşebbüsleri teşvik ederek
kurmak ve Türk bankacılığını geliştirmek amacıyla İş Bankasını kurdu
5 Mayıs 1925 Memlekette modern çiftçiliği geliştirmek maksadıyla yapılacak
teşebbüslere bir örnek olmak üzere kendi parasıyla bir Orman Çiftliği
kurdurttu
1925 Tekke, zaviye ve türbelerin kapatılmasıyla ilgili kanun kabul
edilerek batıl inanç ve taassup yatakları ortadan kaldırıldı
25 Aralık 1925 Medeni kıyafeti getirdi
26 Aralık 1925 Miladi takvim ve modern saat ölçüsünü değiştiren kanun
kabul edildi
17 Şubat 1926 Türk Medeni Kanununun kabul edilmesiyle Türk milleti ümmet
devrinden çağdaş medeniyete geçirildi
1 Kasım 1928 Çıkarılan bir kanunla Türk Milletinin kolayca okuyup
yazmasını temin edecek olan yeni Türk alfabesi kabul edildi
12 Temmuz 1932 Yüzyıllardan beri ihmal edilmiş olan Türk dilini
geliştirmek ve bu gelişmeyi kolaylaştırmak için lüzumlu gördüğü Türk Dil
Kurumunu meydana getirdi
1934 kasım ayında Türk kadınına siyasi hakları tanıyan yasa çıkarıldı
24 Kasım 1934 Hayatı boyunca Türk Milletine yaptığı eşsiz hizmetler göz
önüne alınarak her Türk vatandaşının bir soyadı aldığı sırada T.B.M.M.
O'na ATATÜRK soyadını verdi.
1934 Avrupa'da baş gösteren siyasi buhran karşısında Balkan Antantının
kurulmasında en önemli rolü oynadı
1936 Montrö Antlaşması ile boğazların tahkiminin sağlanmasını temin etti
1936 Sadabat Paktıyla memleketimiz için gerekli güvenlik tedbirlerinin
alınmasında nazım rol oynadı
4 Temmuz 1938 Türkiye'nin ayrılmaz bir parçası olan Hatay'ın bağımsız bir
Türk devleti olmasını sağlamıştı ki bu vatan parçası ölümlerinden sonra
Anavatana katılmak imkanını bu sayede buldu
1938 Yurt içinde her zaman yaptığı inceleme gezilerinin birinde
hastalanmış bu rahatsızlığı Mayıs ayına kadar sürmüştü
5 Eylül 1938 Saraya gizlice çağırttığı bir notere vasiyetnamesini yazıp
vermişti
16 Ekim 1938 Gittikçe ağırlaşan hastalığı karşısında günlük raporlar
neşredilmesine başlanmıştı.
8 Kasım 1938 Günü durumu çok ağırlaşmış ve neşredilen rapor üzerine bütün
yurdu ağır bir acı kaplamıştı
10 Kasım 1938 Günü nihayet korkunç sonuç bütün acılığıyla gerçekleşmiş,
Atatürk perşembe sabahı saat 9.05'te hayata gözlerini yummuştu